Herşeyden Doğan Hiçlik

Herşeyi aynı anda hissettiğin zaman, hiçbir şey hissetmemeye eşdeğer midir bu?

Tüm renklerin aynı anda birleşip ‘beyaz’ denen ilüzyoni renk arkasında saklanması gibi mesela; nötrlenme yani. aslında hepsi orada. Aynı anda iyi, kötü herşeyi hissedebiliyorsun ama o kadar yoğun ve birbirine karışmış bir hale geliyor ki ne anlatabiliyorsun kelimelerle, ne gösterebiliyorsun davranışlarınla, ne de anlayabiliyorsun ne olduğunu o anda. İngilizce’de “overwhelm” kelimesiyle çok basit ve net bir şekilde anlatılabilir neredeyse bir paragrafta açıklamaya çalıştığım his. “fazla gelmek”ten doğan “hiçlik” hissi. His de olmak zorunda değil; renk örneğinde olduğu gibi. Örneklendirmeler insan üzerinden, soyut veya somut, doğadan da yapılabilir.

Bana yaş aldıkça, deneyim kazandıkça, hayatta ilerleme kaydettikçe (işe yarayan ilerlemeler olmak zorunda değil, birikim ve zaman geçmesinden bahsediyorum) daha da sık olmaya başladı bu yoğunluktan gelen hiçlik oluşumu. Tabii duygu olarak yansıyor insan olduğumuz için. Günlük ve spiritüel, beyni meşgul eden, önemli veya önemsiz bir çok şey aynı anda hissiyat olarak kendini gösteriyor ve  sanata dökemeyecek kadar tıkandığımı hissediyorum bazen. Sanattan kastım kelimelerle ifade edilemeyen duyguların sanatsal araçlarla dışavurumu olayı; resim yapmak, şiir yazmak, yazıya dökmek, şarkı söyleyerek kendini ifade etmek, ki bu zaten on kişiden birinin yapabildiği bir özellik. Sanatçılar bu yüzden çok değerli, günümüzde kendini sanatçıdan sayanlardan bahsetmediğimi anlamadıysanız bu yazının devamını da pek okumanıza gerek yok gibi. Sanatçı derken kastettiğim isimler mesela Andy Warhol, Jean Michel-Basquiat, Jason Pollock, Stevie Wonder, John Lennon, Bob Dylan, Ernest Hemingway, Walt Whitman, Michael Jackson, Tupac Shakur ve dahası. Sayfalar, kitaplar, seneler sürecek bir liste olur bu, ne ben ne sizin ömrünüz yeter açıklamaya ve analiz etmeye o gerçek “hisseden”leri.

Bakın bu insanlar çok yaşamaz zaten, bu dünyada çok barınamaz çok hissedenler. Kendileri mi seçtiler bu dünyaya gelirken böyle olmayı, herşeyi derinden hissetmeyi, çoğunun göremediğini görmeyi, daha çok ağlamayı, kendini yıpratmayı, kendine herkesten çok sorumluluk yükleyip-kendilerine yüklenmeyi, herşeyi dorukta ve böylesi tutkuyla yaşamayı? Belki önceki hayatlarında geçemedikleri testler, veremedikleri sınavlardan ötürü evet seçtiler-seçtik böyle olmayı, bu yaşamımızda. Herşeyi normal (göreceli bir kavram gerçi) seviyede yaşayıp, fazla düşünmeden, hayatı basite indirgeyerek tabir-i caiz ise ‘aptal’ bir mutlulukla yaşamayı teklif etseler seçer miydik acaba? Cevabı olmayan bir soru olmalı bu. Nitekim insanın bir anı bir anını tutmazken, bütün hayatını etkileyecek bir karara nasıl cevap verebilir?

İşte bazen herşeyi-ki bunu kesinlikle iyi kötü ve olumlu olumsuz ayrımı yapmadan söylüyorum-aynı anda hissettiği zaman o anda kitleniyor; anlatmak istiyorum mesela, bir şekilde birilerine “bak ben böyle böyle hissediyorum, şuan, tam şu dakika şu duyguyu en derinden yaşıyorum, ne güzel birşey olduğunu sen de bilsen keşke, ya da o kadar kötü ki keşke anlayabilsen şuan” demek istiyorum ama o anda, tam o anda kitlenme ya da daha terimsel biçimde anlatacak olursam nötrlenme oluyor duygularda, ya da korku mu giriyor devreye acaba? Hani ağızdan çıkacak kelime(ler) duygunun büyüsünü bozabilir, yetersiz kalıp yaşanılan duyguya gerektiği değeri veremeyebilir, duygunun altından kalkamayabilir diye mi düşünüyoruz? Korkudan veya tereddütten mi yoksa gerçekten insanın ciddi anlamda kitlenmesinden dolayı mı oluyor bu kendini anlatamama fenomeni inanın bilmiyorum. Bahsettiğim mevzu hayatın her anında olan birşey değil tabii. Bazı dönemlerde yaşanan ekstrem duygu yoğunluklarından bahsediyorum. Günlük olayların yola açabileceği şeyler olmuyor bu duygulara can veren eylemler veya olaylar genellikle. Günlük hayatta yer alan toplumun kurduğu hayali ama maalesef somutsallaşmış, saçma sapan kurallar dahilinde bizi içine çekerek kendimizi ne zaman bu aptal realiteden bir adım uzaklaştırmaya çalışsak da “realiteye dön” diyerek yüzümüze vurduğu yaşam biçimi..ne kadar duygu, his, sanat katabilir ki bize?

Belki biz de isteyebilirdik koyunlaşmış bir şekilde toplum normları dahilinde mutlu olabilmeyi ama herşeyi görebilen, hissedebilen, farkındalığı bir kere açılınca kapanamayan insanlar olarak hazzı da acıyı da en dorukta yaşamaya mahkumuz sanırım. Dediğim gibi bu tür insanlar çok yaşamıyor ama sonsuza kadar yaşamayı zaten kim ister ki? Yine herşey aynı anda aklıma geliyor mesela, durduramıyorum; sadece odaklanmam gereken şeye odaklanıp anlatmak istediğim şeyi tam ve basit bir çekilde anlatamıyorum. Yazının ilk paragrafında tam da bundan bahsetmiştim. Bu sadece basit bir odak sorunu değil, hayır. Bu daha komplike birşey. Herşeyi aynı anda hissetmek, aşırı empati kurarak sana ait olmayan her türlü mutluluk ve acıyı absorbe etmek bu.

İşin bana göre komik kısmı; bu yoğunluk hissedildiğinde ağzını açıp veya kaleme sarılıp birşeyleri dışavurmak istiyorsun, konuşamaya veya yazmaya yelteniyorsun bazen, sadece bazen başarılı oluyorsun. Bazen de yolun yarısında “kaç kişi anlayacak ki, nasıl anlatabilirim ki, karşı tarafa benim hissettiğim şekilde geçmeyecek ki” tarzı düşünceler yarıda kesiyor ve kendini akışa bırakarak şunu diyorsun kendine; “Çok da üstüne gitme istersen boşver, akar gider..”  Bazı durumlar var ki üzerine giderek ne olursa olsun anlatman gerekiyor, paylaşman ve insanlara göstermen. Bazen de başladığın anda yoldan dönerek susuyorsun, kendine saklıyorsun, sana özel kalıyor. Bu işin, yani dışavurumun doğrusu yanlışı, doğru zamanı yanlış zamanı yok. Hayat insanların kendini istediği her şekilde dışavurabilme yetisini göstererek geliştirdiği bir mecra sanıyorum ki.

Kimseye akıl verecek pozisyonda değilim, nitekim bazen kendi aklıma bile söz geçiremiyorum, insanız en nihayetinde; çok akıllı olduğumuz söylenemez. Ama şunu söyleyebilirim ki; bu duyguların üzerimize gelmesi, herşeyi aynı anda hissetmek ve dışa vurup/vurmama ikileminde kendimizi bulduğumuzda bence o anda nasıl hissediyorsak onu yapmalıyız. Kurallar olmamalı. Toplumun üzerimizde kurduğu saçma, aptal ve görünmez ama omuzlarımızdan her gün ağırlığını hissettiğimiz kuralları bir kenara atarak, o anda içimizden ne geliyorsa onu yapmalıyız.

Soran olursa da cevap için sevgili Jean Michel-Basquiat’a bıracağım sözü..

tumblr_oluiveHeuI1sjc5sqo1_500.jpg

Reklamlar