Kontrastın Dengesi

tumblr_o2gytpjzca1u38dpho1_500Hayatı anlamlaştırmaya çalıştığımı düşünmeyin çünkü bunu her kim hangi devirde denediyse yanıldığını düşünüyorum; fakat kontrast gözle görülen bir gerçek. Zıtlık yani. Hayat illa ki birkaç kelimeyle değerlendirilecekse şahsım adına zıtlık ve zıtlığın getirdiği denge derdim. İyi-kötü, siyah-beyaz gibi şeylerdir en temel anlamıyla zıtlık, iki uç olması gerekir. Arası olmaz, yoksa zıtlık olmaz nitekim.

Günüm günümü tutmuyor örneğin benim, hatta her saat farklı hissedebiliyorum. Mutluyken birden mutsuz olmak, enerji doluyken bir iki saat sonra tamamen pilin bitmesi ve yorgun hissetmek gibi görülebilir yaşam içinde zıtlık. Bunun yanında bir de zıtlığın kurduğu denge olayı var işte, daha altında bir takım şeyler aranılabilir, daha anlam yüklemek gerektiğinde yüklenilebilir olaylar. Kontrastın doğurduğu denge nasıl bir şey mi?

Mesela yağmuru, karı seviyorum ama üşümekten nefret ediyorum. Yani yağmur ve karı görebilmek, deneyimleyebilmek için kış aylarında olmak gerek ki bu da beraberinde kaçınılmaz soğuk havayı getiriyor. Gül-diken hesabı gibi düşünün en basit örnekle; gül hemen hemen herkes tarafından çok estetik bulunan bir bitki türü. Çok güzel göründüğü için sağda solda, yolda, bahçede gördüğümüzde hemen koparıp eve götürmek istiyoruz. E diken olayı da malum, koparırken mutlaka ne kadar dikkat etsek de o diken batıyor ele. İşte kontrastın getirdiği dengeden kaçamadığımızın en basit ve en günlük hayatta deneyimlenebilen kanıtı bu gül-diken olayı. Yani daha derin düşünmeye yeltenirsek gülü seviyoruz, sevdiğimiz şeye sahip olmak istiyoruz ve sahip olmaya çalışırken zarar görüyoruz. Zarardan kasıt dikenin batması tabii ve bu örnek üzerinde pek de zarar sayılmaz ama hayatın geneline uyarladığımızda bizi mutlu eden, keyif veren herhangi bir şeyin, farketsek de etmesek de bizden bir de götürüsü oluyor mutlaka. Bu satırları okuduktan sonra olan olaylara dikkat ederseniz ne demek istediğimiz anlayacaksınız. Markete gidip istediğimiz bir içeceği alıp ona sahip olduğumuzda başımıza bunun kontrast denge kuralına göre bir şey mi gelecek yani diye de düşünmeyin yalnız, ben daha büyük bir resimden bahsediyorum. Daha derini kazmanız lazım bahsettiğim olay için.

Bahsettiğim olayı son zamanlarda farketmek durumunda kaldım çünkü her şeyin ya hep kötü gittiğine ya da hep iyi gitmesi gerektiğine inanarak yaşardım ama öyle olmaması gerektiğini hatta hiçbir şeyin “olma” zorunluluğunun da olmadığını görüyorum yeni yeni. Farkındalıklar herkese farklı zamanlarda gelir, bana da bunun farkındalığı anca geldi. “Kybalion” öğretilerinde tam da bundan bahsedilir mesela. Bununla ilgili kitap ve filmler ve inançlar da mevcut. “Feng Shui” gibi mesela. Ben de bunları okuyup izlerken farkındalığım açıldı. Kontrastın dengesi. İyinin olduğu yerde kötünün de mevcut olduğu için “iyi”nin var olduğu gerçeği. Her şeyin hep aynı gitmesinin imkansız olduğu, bir şey alırken başka bir şeyi vermek durumunda olduğumuz görünmeyen bir kural, bir yasa, bir kurulu düzen mesela..

Yeraltı var; yerin altı diyoruz, çünkü yerin bir üst kısmı da var.

Alt kat diyoruz, çünkü o katın bir de üst katı var.

Sıcak hava nedir? Soğuk havanın yokluğu mudur? Soğuk hava diye bir şey olmasaydı şuan “sıcak” dediğimiz havaya sadece “hava” demez miydik?

Bir var ise, iki de var olacaktır.

18. yüzyılı 19.yüzyıla bağlayan dönemde romantizm akımı var olduğu için, o akıma tepki olarak doğan bir akım var.. modernizm. Etki olduğu üzere tepki de olacaktır.

Bahsettiğim kontrast dengesi tam da bu işte.

Eğer hayatta sadece mutlu olmaya çalışıyorsanız, bunun pek mümkün olmadığını söylemek isterim ne yazık ki çünkü ben de bu yüzden bayadır mutsuzdum. Kontrast, zıtlık ve denge. Başımıza gelen şeyler bir şekilde kendini dengeleyecektir, dengelemek zorundadır. Hiçbir şey “devamlı” olamaz. Değişim kaçınılmaz. Kalp atışları, nabız gibi.

Aşağı, yukarı..

İleri, geri..

Sağa, sola..

Hayattaki iniş çıkışlar; kontrastın kurduğu dengedir ve tekdüze giderse bu kurulu düzen nabızsız kalır, yani var olamaz.

Üzücü bir olayın beraberinde hemen iyi bir olay olmak zorundadır demiyorum ama. Demek istediğim onu dengeleyecek başka bir şey olacaktır.

Her şey bir dengedir.

Hemingway’le Anılar

tumblr_n6k9btscso1twrqxko2_500

Büyük Buhran” vakti Amerika’dan kaçtığı, Avrupa’da sağda solda barınmaya çalışıp ülkesinde bulamadığı huzur yolculuğunda rotası İspanya’ya düşen Ernest Hemingway’le; tutkunun şehrinin ara sokaklarındaki eski bir barda karşılıklı oturup rom üzeri kahve yudumlamak istediğim bir gün bugün. Muhabbetimizin en az içtiğimiz kahve kadar koyu olduğu, bütün gün o tozlu masada birbirimize laf sokarak, dünyaya sallayarak, kafenin camından sokağı izleyip yeri geldiğinde dakikalarca sadece susarak kendi yalnızlığımızla baş başa ama onunla da yan yana oturduğumuz, hafif çakır keyif bir gün olurdu şüphesiz. Dünyanın nasıl hiçbir yerinde huzur olmadığından o hafta oynanan maçların kritiğine kadar bir ton şeyden şikayet ede ede geçerdi o gün.

Tabi o futboldan haz etmezdi. Geçen gün gerçekleşmiş veya önümüzdeki günlerde yapılacak olan bir boğa güreşini ballandıra ballandıra anlatırdı bana. Ben de nefret ederdim bundan. O, güreşin en ince detaylarına kadar girip bilmek istemediğim bir ton olayı bana detaylıca tasvir ederken bıkkınlıkla, suratımda ekşi ve bezmiş bir ifadeyle bir yudum tozlu bardağımdaki romdan, hemen üzerine de bir yudum kahvemden alırdım. Konuyu değiştirsin diye yalvarır gözlerle bakardım adeta, o da salak değil ya, hem de ne zekiydi, anlardı ne kadar umrumda olmadığını boğa güreşinin ve hissederdi konudan olan rahatsızlığımı ama Hemingway bu. İnadı inat, tersi ters, dediği bir o kadar dediktir. Değiştirmezdi ısrarla konuyu. Daha da ballandırırdı, en ince detayına girerdi. E hoşuna giderdi çünkü. Kendi o anda öyle istiyorsa, öyle olacaktı. O konudan bahsetmek istiyorsa, o konudan bahsedecekti, karşısındaki de onu dinleyecekti. Keyfi yerindeyse tabii. Şayet keyifsizse ağzını bıçak açmazdı, o daha da bezdirirdi insanı, onunla o anda o masaya oturduğuna pişman ederdi adamı.

*
Tam böyle hayal ediyorum “Papa”yı. Senelerce yazdıklarını, yarattığı karakterleri öyle okudum, öyle benimsedim ve yarattığı o karakterlerin aslında tamamen kendisinden esinlenilmiş olduğunu öyle biliyorum ki, şu yazdıklarımı gözümde canlandırırken; kahvesini yudumlamasından yüzümde göreceği olası sıkılma ifadesinin kendisine verdiği hain zevk ve kendi yüzünde beliren o sinsi yarım ağız gülümsemeyi bile görebiliyorum. İnanın hiç zor değil birisini tanışmadan bile bu denli tanıyabilmek. Sadece okuyarak değil ama, karakterleri çözümleyerek, bu karakteri neden yarattı diye düşünerek ve kendi hayat hikayesini de tabii ki bilerek tanıyabilirsiniz bir yazarı. Hele ki Hemingway’in hikayeleri, romanları öyle sizinle konuşur öyle normal öyle samimi bir dille yazılmıştır ki o karakterler ya tanıdığınız biri olur ya da bakarsınz siz oluverir. Hemingway’i anlamak, sevmek, tanımak böyle birşey biraz. Hoş, anlamanızı beklemem bencillik olur, nitekim dünyada milyonlarca farklı karakterde ve farklı zevkte, farklı bakış açısında insanız. Benim baktığım pencereden sizi bakmaya zorlayamam, baksanız bile aynı manzarayı görmemiz oldukça düşük bir ihtimal. Ha, olur da görebilirseniz ne mutlu bana. Hemingway de benim için böyle özeldir işte.

*

İspanya’nın ara sokaklarında, duvar kağıdının kenarı yırtılmış, yer yer duvar sıvası dökülmüş o barlardan birinde karşılıklı oturuyor olduğumuz hayaline bir müddet daha götürmek isterim sizi. Şayet zaman zaman götüreceğim böyle, zamanda hayali bir yolculuk yaparken sizi de davet edeceğim Papa Hemingway’le içki soframıza, ruhsal boşluğumuza ve dostluğumuza.

*
Ne diyordum.. Yüzümdeki o bıkmış ifadeyi bal gibi anlardı ama o boğa güreşini sade ve sadece kendi ego ve kendi tatmini için başımı şişirerek anlatmaya devam ederdi. Ne zaman değiştirecek konuyu diye ısrarla beklerken ve içten içe, kendi kendime bundan şikayet ederken bir yandan da yine de buna razı olurdum çünkü onu dinlemek zaman zaman eziyet olsa da yine de çok özel olurdu. Ağzından çıkan üç kelimeden ikisinin palavra olduğunu bilsem bile oturup saatlerce alkol ve kahvemizi yudumlarken dinlemeyi çok severdim eminim ki. O da bunu bildiğinden bendeki kredisini tepe tepe kullanırdı, yüzümdeki ekşi, bezmiş ifade yerini sinirden kendini tutamayıp süzülmüş bir damla göz yaşına bırakana kadar konuşmasını sürdürürdü. Ne zaman ki o çok sevdiği boğa güreşlerini en ufak detayına kadar anlatmasını bitirse; sinirden kıpkırmızı, gözüm yaşlı, başıma ağrılar girmiş bir vaziyette bakıyor olurdum oturduğumuz kafenin camından dışarı. Sanmayın ki Hemingway yaptığı zorbalığı telafi etsin, telafisi şöyle dursun hoşuna giderdi insanları böyle sinirlendirmek. Kendini maço hissederdi. Bayılırdı buna. Lakin bana özel olmazdı bu bilmiş tavırları, herkese karşı öyleydi, belki sevdiği kadın hariç, ben bilmezdim tabii, en yakın dostu olurdum Hemingway’in. Çekilmez, inatçı, maço tavırlarla hassas kalbini süslemeye çalışan bir adamdan ne güzel de dost olurdu ama.

*

Bu hayali kurarak başladığım bu gün ne ilkti, ne de son olacak. Çünkü hayatımın herhangi bir evresinde, nerede olursam olayım ve ne yaparsam yapayım aklımın bir köşesinde, paralel bir ütopik zaman diliminde Ernest Hemingway’le sonu gelmeyen bir muhabbetin içinde olacağım hep. Masadan kahvemiz, romumuz, sigaramız, kalemimiz ve içinde yazan haberlere asla aldırış etmeyeceğimiz gazetemiz eksik olmayacak şüphesiz ki.

*

İspanya’da bulunduğu zamanlarda kendisinin sık sık ziyaret ettiği, Barselona’da bulunan ve hala restorasyondan bilinçli ve haklı şekilde nasibini almamış bar Marsella ziyaretlerimi içeren, gerçek anılarımı da bir ara anlatırım size.

Görüşmek üzere sevgili dostlar.